Ekranlarda izlediğimiz tıbbi uygulamalar gerçeğe uygun mu olmalı? Yoksa hayal ürünü olduğu için görsel olarak nasıl etkileyici ve dikkat çekici ise o şekilde mi yapılmalı? Seyirciyi dolayısıyla reytingi artıracak diyaloglar herkesin istediği gibi sınırsız özgürlükte çekilebilmeli mi? Sanat elbette özgür olmalı. Peki sağlık söz konusu olunca? Alabildiğince özgürce herşey yapılabilir mi?! Bir sınır olmalı mı yoksa hayal gücü gibi sınırsız mı olmalı?! Peki bizler izlediğimiz dizilerde yanlış-eksik-hatalı uygulamalarla ve davranışlarla olumsuz anlamda kolayca etkilenebilir miyiz?! Ya da etkilenmeli miyiz?! Yoksa onların bir sanat ve hayal ürünü olduğu bilinciyle mi izliyoruz?! Bilim kurgu ve korku filmlerindeki abartılı karakterler ve davranış şekillerinin gerçek hayatta karşılıkları olup olmadığını biliyoruz da neden tıbbi uygulamalardan bu kadar etkilenip aynı müdahaleyi bekliyoruz?!! Benzer davranışlar sergiliyoruz... Biz hekimler mesleğimizi ekranlardan mı öğrenmeliydik sahi!?. Peki bilimi!..
Özellikle dizilerde izlediğimiz karakterlere uygulanan resüsitasyon(canlandırma) sahnelerinden bir kesitle açıklık getirmek istiyorum: Dizi karakteri sedye veya yatakta monitöre bağlıdır. Aniden kalbi durur ve monitörde bizlerin asistoli olarak tanımladığımız ritm olan düz çizgi olarak ekrana yansıtılır. Sağlık profesyoneline bağırılır. Büyük bir öfke vardır?!. Sağlık profesyonelleri müdahale ederken genellikle engel olmaya çalışılınır. Ve hemşire rolündeki oyuncular "müsade edin lütfen hastanıza müdahale etmemiz gerekiyor" der. Doktor şokun hazırlanması konusunda talimat verir ve şok cihazının (defibrilatörün) hazırlanması beklenir. Bu sırada kalp masajı bazen görürüz bazen görmeyiz (!) yani görsel olarak nasıl uygun görülürse artık... Hala monitör düz çizgi göstermektedir oysaki... Defibrilatörün kaşıklarına bazen jel sürülür bazense sürülmeden elektroşokun yapıldığı görülür. İlk şok sonrası beklenir... hala düz çizer ve doktor rolündeki oyuncumuz "bir daha" der. Ve bir daha şok verilir. Uzunca bir bekleyiş sırasında monitör hala düz çizgi çiziyordur ve aralarda kalp masajı (göğüs kompresyonu) yapılmadığını görürüz... Üçüncü kez uygulanan elektroşok sonrası hastanın (oyuncunun) kalbinin yeniden çalıştığını monitördeki kalp ritmi ile anlarız... Büyük bir sevinç ve duygu patlaması ile izleriz. Görsel olarak seyirciye geçen duygu harikuladedir. Çünkü severek izlediğimiz o karakter ölümden dönmüştür. Veya tam tersi hasta kaybedilmiştir ve bunun öğrenilmesi ile de oyuncuların acılarını seyirciye geçirme şekli olarak şiddet-öfke-nefret ve agresif duyguları yansır ekrana. Duyguların, mutlulukların ve acıların ifade şekilleri öğrenilir mi peki? Bu başka bir yazı konusu olabilir tabi ama ben bu yazımda sadece ekranlarda izlediğimiz kardiyopulmoner resüsitasyon (canlandırma) müdahalelerin gerçekliğe yakın canlandırmaları içerip içermemesi konusunda tartışma açmak istiyorum.
![]() |
Acil Tıp uzmanlığımın ilk yılında mecburi hizmet görevim sırasında 75 yaşındaki hastam oğlu tarafından arrest (kalbi ve solunumu durmuş) olarak acil servisimize getirilmişti. Hemen Kırmızı Alana (Sağlık Bakanlığımızın kriterlerine göre Kritik hasta bakım alanı) alarak diğer acil uzmanı arkadaşım ve Kırmızı Alan ekibimizle birlikte kardiyopulmoner resüsitasyona (CPR) başladık. Bilimsel kılavuzlara (Amerikan Kalp Derneği-AHA ve Avrupa Resüsitasyon Birliğinin-ERC her 5 yılda bir yayınladığı Temel ve İleri Kardiyak Yaşam Desteği kılavuzları) göre son derece uygun ve doğru bir şekilde uyguladığımız kalp masajı ve canlandırma müdahalemiz aniden oğlunun kırmızı alana girmesiyle bölünmüştü. O genç delikanlı bağırarak "ne biçim hastane burası!? "Şok"unuz yok mu sizin?!" diye feryat etmesinin önce kulaklarımızda sonra nöronlarımızda yarattığı anlamsızlık ile bir yandan CPR'a devam ederken bir yandan da saniyelerle yarıştığımız canla başla uyguladığımız resüsitasyonumuzda saniye kaybetmek istemiyorduk. Ama annesini kaybetmekle karşı karşıya kalan o genci eksiğimiz olmadığına, her şeyi doğru yaptığımıza nasıl ikna edebilirdik. "Şok"umuz (defibrilatör cihazımız) vardı. Hatta bulunduğum Sağlık Bakanlığına bağlı hastanemizde eksik bir cihaz ya da malzememiz dahi yoktu. Personelemiz de tamdı. Bilimsel olarak müdahalemiz de tamamen doğruydu. Defibrilatörü hangi koşullarda kullanacağımızı da gayet iyi biliyorduk (Asistolüde yani düz çizgi görüldüğünde sadece kalp masajı yapılır, defibrilatör kullanılmaz!) Peki yanlış olan ya da eksiğimiz neydi de hastamızın yakınının bu feryadına maruz kalmıştık. Hastanın oğlu bir sağlık profesyoneli olmadığı için doğru ve gerçek bir resüsitasyon görmemişti. İlk defa karşılaştı ve en sevdiğine-annesine kalp masajı yapıyorduk. Nereden başlasak!?. Nasıl anlatsak da o evlat, annesine yapılması gereken herşeyi eksiksiz yaptığımızı anlatabilsek... Peki anlatmaya vakit var mıydı!?. Vakit olsa idi Tıp Fakültesinin kaçıncı sınıfından başlasak da anlatsak ikna olabilirdi o evlat...! Yoksa AHA ve ERC kılavuzunda resüsitasyondaki şoklanabilir ritimler olan ventriküler fibrilasyon (VF) ve nabızsız ventriküler taşikardi (NVT), şoklanamaz ritimler olan asistoli ve nabızsız elektriksel aktivitede (NEA) sadece kalp masajı yapılması gerektiğini anlatabilir miydim...!? Burada güven ya da güvensizlik kavramı da önemli bir faktördü ama...
Ya da kılavuza uygun şekilde uyguladığım doğru müdahalemi yani kalp masajını bırakıp asistolide olan hastama oğlunun istediği gibi şok uygulasam iyi hastane ve iyi doktor mu olacaktım!!! Tüm ekibimle bilime uygun doğru müdahale yaptığımız için hatalı mı olduk şimdi?!. Ne biçim bir hastane mi olduk! Tabiki de hastamıza uygulayacağımız müdahalemizi bilime uygun yaptık. Oğlunun bağırması-küfürleri-feryadından da hatta göstereceği şiddetten de daha önemli bir şey vardı orda "hastamızın sağlığı-onun canı" çünkü ara vereceğimiz her geçen saniye hastamızın oksijensiz kalmasına neden olacak ve hücre ölümü ile başlayan bu süreçte hastamızı ya tamamen kaybetmemize ya da dönse dahi sekel kalmasına neden olacaktı.
"Ne biçim hastane burası!? "Şok"unuz yok mu sizin?!" Bu sözler, bu feryat ve ŞOK cihazı... Defibrilatör doğru ritimde kullanıldığında hayat kurtarıcıdır. Bilimsel olarak da kılavuzlara girmiştir de peki ne zaman kullanacağımıza nasıl resüsitasyon uygulayacağımıza hasta yakınları mı karar vermeli?!. Empati kurmamız da gerekiyordu, belkide dün gece izlediği bir sahnede şok cihazıyla kalbi yeniden çalışan ve hayata dönen en sevdiği karakter gibi anneciği de hayata dönmeliydi. En sevdiği karakterin yakınları gibi doktorlara bağırmalıydı hatta belki de tehdit etmeliydi bizleri. Yeterki anneciği yaşasın. Anlamaya çalışmalıyız, çünkü önündeki hayran olduğu karakterler o şekilde davranıyorlardı ve kazanıyorlardı!.. Kendi de kazanmalıydı anneciğini...Öğrenilmiş ve şartlanılmış davranışlar büyük şoklarda nasıl ortaya çıkıyordu sahi...? Cam-çerçeve indirince ya da küfür-şiddet gösterince acılar daha mı güzel ifade edilinebiliyordu?.. Peki bizlere Tıp Fakültesinden mezun olurken "ölümsüzlük iksiri" mi dağıtıyorlardı veya biz hekimlere bağırılınca-küfür edilince-tehdit edilince daha iyi bir şekilde mi müdahale ediyorduk. Korktuğumuz için mi hastalarımıza elimizden geleni yapacağımıza inanılıyor. Peki bizler en sevdiklerimizi neden o zaman sonsuza kadar yaşatamıyoruz!?. Neden biz doktorlar da hastalanıyoruz ve ölüyoruz...
Bilime ve insanlığa inanma ve güvenme vakti gelmedi mi artık! Bir nesil doğum sahnelerinin canlandırılmalarıyla doğumdan korkarak yetişti... Bir nesil de güvensiz... Tabiki de bütün bunlar için birçok faktör var... Çuvaldızı kendimize batırmamız gereken şeyler de var... Sadece, ekranın ne kadar hayatımızı etkilediğinin küçük bir kesitinin farkındalığıydı anlatmak istediklerim... Ekrandakiler heyecanıyla ve görsel olarak günü güzelleştirmekle kalsa hiçbir sorun yok zaten. Tıpkı bilim kurgu filmlerindeki gibi... Sadece bir film diyebilsek... Gerçek hayattaki sahneleri de gerçek profesyonellere bırakabilsek... Keşke.
Bu makale 4.12.2019 01:02:27 tarihinde eklenmiş ve toplam
kere okunmuştur.

2025© Bu sitenin tüm hakları saklıdır.