Kan Transfüzyonunun Tarihçesi




Damara kan enjekte ederek bir insanı diriltme fikri çok eski çağlara dayansa da ilk başarılı kan nakli 17.yy kadar yapılamamıştır. Efsane olarak aktarılan bir hikayeye göre ilk kan nakli 1492 yılında Roma’da Papa VIII Innocent’e yapılmıştır, 10 yaşında 3 çocuktan alınan kanın papaya içirilerek verildiği ve işlem sonucunda hem papanın hem de 3 çocuğun öldüğünü yazan kaynaklar mevcuttur. Kan transfüzyonu konusundaki ilk çalışmalar İngiliz doktor William Harvey’in kanın vücutta sürekli şekilde nasıl dolaştığını ortaya koyan ve 1628’de yayınlanan çalışması sonrasında başlamıştır. O zamana kadar doktorlar toplar damarların karaciğerden, atar damarların ise kalpten çıktığına inanmaktaydı.

Tarihte bilinen ilk başarılı kan transfüzyonu İngiliz doktor Richard Lower tarafından şubat 1665’te iki köpek arasında gerçekleştirilmiştir. İnsana ilk kan transfüzyonu ise 15 Haziran 1667 tarihinde Fransa’da Dr. Jean Baptiste Dennis tarafından bir kuzunun karotis arteri kullanılarak 15 yaşında uzun süredir ateş şikayeti olan bir çocuğa yapılmıştır. İşlem sonrası çocuk yaşamıştır fakat muhtemelen çok az miktarda kan verildiği için herhangi bir komplikasyon gelişmediği düşünülmektedir.

Fransa'da Dr. Denis kan transfüzyonu ile ilgili deneylerini çok başarılı olmasa da sürdürmüştür. İsveçli bir soylu olan Gustaf Bonde, buzağıdan yapılan transfüzyon sonrasında ölmüştür. Antoine Mauroy adlı 34 yaşındaki bir ev hizmetçisi buzağı kanının ilk transfüzyonundan sağ kurtulsa da, ikinci bir transfüzyondan sonra hemolitik bir reaksiyon geliştirmiştir. 19 Aralık 1667'de üçüncü bir kan nakli sırasında ölmüştür. Mauroy’nin karısı Denis'i kocasını öldürmekle suçlamıştır. Dr. Denis mahkemede yaptığı savunma sonrasında suçsuz bulunmuştur. Bununla birlikte, dava 1678'de Fransa'da yasalar tarafından kan transfüzyonunun yasaklanmasıyla sonuçlanmıştır. Londra'daki Kraliyet Derneği de kan transfüzyonu uygulamasını kaldırmıştır ve Papa’da benzer şekilde transfüzyonu yasaklamıştır. Sonuç olarak, 19. yüzyıla kadar transfüzyonla ilgili çok az deney yapılabilmiştir.

26 Eylül 1818'de Londra'daki Guy Hastanesinde Dr. Blundell ilk belgelenen insandan insana kan transfüzyonunu denedi. Alıcı, mide tümörü şikayeti olan ve önemli miktarda kan kaybetmiş, 30 ila 40 yaşları arasında Brazier adında bir adamdı. Bağışçılar üç doktor, beş cerrah ve diğer gönüllülerdi. Bir buçuk kg kan enjektör ile alındı ​​ve hemen Brazier’in damarına enjekte edildi. Prosedür, 30-40 dakika boyunca 10 kez tekrarlandı. İlk başta hasta iyileşme belirtileri gösterdi, ancak daha sonra kan transfüzyonunu hastanın vücudu reddetti. Brazier transfüzyondan sonraki üçüncü günde öldü. Dr. Blundell daha sonra hepsi ölen 5 hastaya daha kan transfüzyonu denemesi gerçekleştirdi. Tüm hastaların transfüzyon öncesi durumları çok ağır olduğundan dolayı ölümlerin transfüzyon ile ilişkili olup olmadığı o dönemin teknolojisi ile anlaşılamamıştır.

Sonunda, 7 Aralık 1828'de Blundell ilk tartışmasız başarılı kan transfüzyonunu Londra'nın güneyindeki Walworth'da gerçekleştirdi. 25 yaşındaki hasta üçüncü çocuğunu doğurduktan sonra doğum sonrası kanama yaşıyordu. Üç saat içinde hastaya yaklaşık sekiz ons kan enjekte edildi. Daha sonra kadın, “tüm vücuduna hayat aşılanıyormuş gibi” hissettiğini söyledi.

1875'ten sonra kan transfüzyonuna daha geniş bir endikasyon aralığında devam edildi bunun sonucu olarak ciddi yan etkilerin ve ölümlerin sayısı arttı. Ayrıca, aynı tür içindeki transfüzyonların farklı türler arasındaki transfüzyonlardan daha etkili olduğu açıkça görülmekle birlikte, hayvandan insana transfüzyonlara en az 1890 yılına kadar devam edilmiştir.

1900'de Avusturyalı immünolog Karl Landsteiner ABO kan gruplarını keşfetti. Ayrıca, farklı kan gruplarına sahip kişiler arasındaki transfüzyonun, alıcıdaki kırmızı kan hücrelerinin tahrip olmasına neden olduğunu buldu. Landsteiner’ın bulgularına dayanarak, Amerikan hematolog Reuben Ottenberg, New York'taki Mount Sinai Hastanesinde ABO ile eşleşen ilk başarılı insandan insana transfüzyonu gerçekleştirdi.

1913 yılında, Mount Sinai Hastanesinde bir cerrah olan Richard Lewisohn, bağışlanan kanın pıhtılaşmasını önlemek için sodyum sitrat kullandı. Bu, soğutma işlemi ile birleştirilerek, transfüzyon sonrasında kanın toplanmasını ve saklanmasını sağladı.

1937'de Landsteiner ve Alexander Wiener, başka bir kan grubu sistemi olan Rhesus (Rh) faktörünü keşfetti, bu da uyumlu donörleri alıcılarla eşleştirme ve olumsuz reaksiyonları azaltma yeteneğini daha da artırdı.

Daha fazla kan grubu sisteminin tanımlanması, kan depolanmasındaki gelişmeler, plazmanın terapötik bileşenlere ayrılması, bulaşıcı hastalık testleri ve kan donörlerinin gelişmiş taranması gibi ilerlemeler 20. yüzyıl boyunca ve 21. yüzyılda devam ederek transfüzyon tedavisini güvenli bir hale gelmesini sağladı.


İlgili Etiketler

İlgili etiket bulunamamıştır.


Okuyucu Yorumları