Hemşireyim Ben




Tek Kelime Söz Söylemem Ama Damardan Girerim

Çanakkale zaferimizin 111.yıl dönümünü kutlayacağımız içinde bulunduğumuz yılda ne acı ki hemen yanı başımızda yaklaşık 1 aydır süren savaş bizlere o günün şartları ile kazanılmış olan zaferlerin önemini ve ecdadımızın çektiği sıkıntıları daha iyi anlamamıza ve kıymetini kavramamıza sebep olmuştur inşallah.

Savaş veya harp; ülkeler, hükûmetler, bloklar ya da bir ülke içerisindeki toplumlar, isyancılar veya milisler gibi büyük gruplar arasında gerçekleşen silahlı mücadeledir.

Savaşın seyrini maalesef, savaşmayan yöneticilerin psikolojisi ve aldıkları tarihi kararlar belirler. Bu insanların inisiyatifine göre sınırlı bir cephe savaşı da topyekûn bir savaş da olabilir. Savaş bazılarına göre çok olağan bir durum, bazılarına göre dünyanın sonu bazılarına göre de bir kahramanlık, bir güç gösterisi veya üstün olmanın göstergesidir. 

Hemşirelik mesleğinin duayeni Florance Nightingale'nin söylediği EĞER GÖZLEM YAPAMIYORSANIZ HEMŞİRE OLMAKTAN VAZGEÇİN. Sözüne atfen Bir hemşire, anne ve kadın gözüyle bizlere göre de savaş;

Eğer dini ve milli değerlerini topyekûn yıkmaya yönelik girişim veya toprak bütünlüğüne, vatanına karşı saldırı yok ise savaş her zaman bir cinayettir.

Ceplerde birebir bulunmuş olan Mustafa Kemal Atatürk, II. Dünya Savaşı öncesinde,  bir ulusun hayatı tehlikeye girmediği taktirde savaşın bir cinayet olduğunu söylemiştir.

Savaşın galibi yoktur. Mağlup olanı ise sadece anneler olmaktadır. Bu yüzden ben bir anne olarak diyorum ki ;

Artık yönetimlerde kadın hakim bir dünyaya geçme zamanı geldi de geçiyor 

Devletler kolektif yapılar oldukları için, bir ülke savaştı ve aldı denir ancak ödenen bedeller bireyseldir.

Savaş kişilerin ruh sağlığı üzerinde ciddi çöküntülere ve hayata dair karamsarlığa neden olmaktadır. Fiziksel ve psikolojik sağlığa, ahlaki, dini ve milli değerlere zarar verir. Birilerini düşman sayıp insanlıktan dışlayıp ona saldırdığımızda aslında insan olmanın en temel değerlerini ayaklar altına almış ve atılan her kurşun insanlığı öldürmüş olursunuz.

Öperek vedalaştığınız eşinizin yaralı halde gelip ağlaması ya da ölümü, yıkılmış bir binanın içerisinde çocuklarınızın çığlıklarını duymak veya 3-5 metre ötedeki yavrunuza yardıma gidememek, tüm şanlı tarihi de kahramanlık hikâyelerini de, devletlerarası mücadeledeki haklılığı da, milli duyguları da siler atar.

Tabiki savaşın ekonomik ve toplumsal boyutlarımda var. Ancak insanlığı etkileyecek olan psikolojik boyutları daha fazla ve telafisi mümkün olmamaktadır

Özetle savaşlar insanlığın geleceğini öldürür.

Savaş görmüş ve o dönemde yaşamış olan kişiler sonraki yıllarda savaş günlerine dair pek konuşmak istemezler. Kimse kan içip börtü böcek yediği günleri anlatmaktan hoşlanmazlar. Savaşmış olan adama savaşı sormak, tecavüze uğramış olana "Nasıl İyi miydi? Demek gibi uygunsuzdur.

Çünkü zihinlerinde aynı günler canlanır ve o hisleri tekrar tekrar yaşarlar.

Bu sebeptendir ki savaşların psikolojisi çoğu kez kâğıtlara dökülmez.

Eğer dikkatle bakılırsa savaşı insanların yüzünde, bozulan nizamlarında, yıkılan şehirlerinde, dişi geç çıkmış çocuklarda, kendine güveni kalmamış veya sakat kalmış gençlerde, yeni nesillerine hiçbir miras bırakamamış yaşlılarında, mezarlığa dönüşmüş yeşil alanlarda görür, o savaşın gerçeğini siz kendiniz okursunuz.

Hasta sağlığı üzerine direk etkisi olan hemşirelik mesleğinin bir neferi ve bir anne olarak her birimize düşen görevler; savaş öncesi sonuna kadar elimizden geldiği ölçüde önce toplumun en küçük birimi olan aile içerisinde sonra mahalle, köy, ilçe, şehir, ülke ve de tüm dünyada savaşı önlemeye yönelik söylem, eylem ve hareketlerde bulunup desteklemektir. Yapacaklarımızın toplum sağlığı üzerine etkilerini bilmek zorundayız

Bence tüm Müslümanlar inanışımızdaki ilkeler doğrultusunda insanlıktan sorumluyuz. İnsanlığın İslâm sevgi ve merhamet diline gereksinimi var.  Çünkü İslam'da asıl olan savaş değil, barıştır. Bildiğimiz doğruları duyurmak ve öğretmek zorundayız. Komşusu aç iken tok yatan benim ümmetim olamaz diyen peygamberimizin sözü bize rehber ve ışık olmalı. Yunus Emre’nin dediği gibi yaratılanı yaratandan ötürü sevmeliyiz. Bunlar hangi dine veya mezhep e bağlı veya hangi milletten olduğuna bakmaksızın yapılmalıdır. Yolu sevgi ve barıştan geçen herkes ile kucaklaşmalıyız.

Tüm insanlık geçmiş deneyimlerden ve tarihten ders almalıdır.

Yazımı kısa yaşanmış bir hikâye ile bitirmek istiyorum.

Zamanın birinde bir mafya babası kendisine koruma seçmek için birkaç adam çağırmış

Şampiyonlar, ordudan gelme keskin nişancılar, yakın dövüş sporcuları gibi bir sürü nitelikleri olan insanlar başvurmuş. Fakat adam hiçbirinden memnun kalmamış. En son topallayan, doğru dürüst yürüyemeyen biri ile görüşme kalmış.

Mafya babası sormuş:

- Hayatında hiç dayak yedin mi?

- Evet, efendim, çok yedim ve hiç hoşuma gitmedi.

- Peki, hiç kurşun yedin mi?

- Kurşun da çok yedim; hatta kemiğime geldiğinde en acıttığı andı. Bu yüzden topallıyorum.

"Tamam" demiş adam; "al şu iki silahı, maaşını da sen belirle. Gel başla yarın."

Genç oğlu merakla babasına sormuş:

- Niye bunu aldın? Nitelikli bir sürü adam vardı?

- Niye mi aldım? Baksana şuna! Diz kapağından kurşun yemiş ki ömür boyu her basmasında acıtır, bir kulağı yok, muhtemelen işkence ile kesmişler. Dayak yemenin de kurşun yemenin de ne demek olduğunu biliyor. Beni ondan başkası koruyamaz. Ekmeğini kaybetmemek için her şeyi göze alır. Bu halde iş de bulamaz. O ekmek için onun bana, hayatta kalmak için benim de ona ihtiyacım var demiş.

İşte bu şekildedir savaşın psikolojisi. Maalesef ki Savaşın seyrini, savaşmayan yöneticilerin psikolojisi ve aldıkları tarihi kararlar belirler. Dayak yememiş, kurşun yememiş adamın savaşa istekliliği çoktur.

Bir gün damdan düşerse eğer düşmüş olanı anlar.

SAYGILARIMLA


İlgili Etiketler

İlgili etiket bulunamamıştır.


Bu makale 23.2.2026 11:10:08 tarihinde eklenmiş ve toplam kere okunmuştur.