Belki de Duymayan Biziz




Adam karısının artık iyi duymadığından endişe ediyormuş.

“Her söylediğimi tekrarlatıyor, her şeyi kaçırıyor” diye düşünmüş.

Bir gün durumu anlamak için doktoruna danışmış.

Doktor da ona basit bir yöntem önermiş:

“40 adım uzaklıktan konuş, yanıt alamazsan biraz yaklaş, sonra biraz daha… Bakalım ne kadar yaklaşınca duyuyor.”

Adam akşam eve geldiğinde mutfakta yemek yapan karısına seslenmiş:

“Hayatım, bu akşam yemekte ne var?”

Cevap yok.

30 adım yaklaşmış, tekrar sormuş.

Yine sessizlik.

20 adım, hâlâ ses yok.

Kapıya kadar gelmiş, bir kez daha sormuş.

Hiçbir tepki yok.

Sonunda karısının yanına gelmiş, tam arkasında durarak bir kez daha sormuş:

“Hayatım bu akşam yemekte ne var?”

Karısı dönüp yorgun bir sesle, sabırla cevap vermiş:

“Hayatım beşinci kez söylüyorum… Tavuk!”

Bu küçük hikâye, insan ilişkilerinde en sık yaptığımız hatalardan birini yalın bir biçimde anlatır:

Biz genellikle sorunun dışarıda olduğuna inanırız.

İşitmeyen hep karşımızdadır, anlamayan hep ötekidir, empati göstermeyen hep “diğerleri”dir.

Oysa çoğu zaman duymayan, anlamayan, görmeyen bizizdir.

Psikolojide buna yansıtma (projection) denir.

Kendimizde görmek istemediğimiz bir eksikliği, başkalarının davranışlarına yükleriz.

Bu bir tür savunma mekanizmasıdır;

çünkü kendi hatamızı fark etmek, dışarıyı suçlamaktan çok daha zordur.

Ne var ki, bu alışkanlık zamanla iletişimi bozar, yakınlıkları zedeler ve empatiyi öldürür.

Günümüzde iletişim bolluğu içinde büyük bir duyma kıtlığı yaşıyoruz.

Sosyal medyada, işte, evde herkes birbirine konuşuyor ama kimse kimseyi dinlemiyor.

Cümleler kuruyoruz ama anlamları kaçırıyoruz.

Çünkü çoğu zaman konuşurken bile aslında cevap vermeye değil, savunma yapmaya hazırlanıyoruz.

Ve bu durum, her tartışmayı bir “haklılık savaşına” dönüştürüyor.

Oysa duymak, yalnızca kulakla yapılmaz.

Duyabilmek; yargılamadan dinlemeyi, anlamaya niyet etmeyi, karşımızdakinin dünyasına geçici de olsa misafir olmayı gerektirir.

Bir insanı gerçekten duyduğunuzda, onun söylemediklerini de anlarsınız.

Sessizliklerin, tereddütlerin, yüz ifadelerinin bile dili vardır.

Bu yüzden, hayatın karmaşasında bir an durup şu soruyu sormakta fayda var:

“Ben gerçekten duyuyor muyum, yoksa sadece konuşulmasını mı bekliyorum?”

Belki de bazen, karşımızdaki suskun değildir…

Bizim kulaklarımız, kendi sesimizle doludur.

Ve belki de her ilişki, her tartışma, her kırgınlık;

o mutfakta yankılanan tek bir cümleyle düzelmeye başlayabilir:

“Hayatım, sanırım bu kez duyan ben olmalıyım.”

 


İlgili Etiketler

İlgili etiket bulunamamıştır.


Bu makale 10.11.2025 15:01:32 tarihinde eklenmiş ve toplam kere okunmuştur.