Yaşlı bir bilgeye bir gün şu soruyu sormuşlar:
“Hayatınız boyunca öğrendiğiniz en büyük hakikat nedir?”
Bilge, cevap vermeden önce elindeki kuru yaprağı avucuna almış. Hafifçe havaya bırakmış. Yaprak, rüzgârın önünde bir süre savrulduktan sonra sessizce toprağa düşmüş.
“İnsan da böyledir.” demiş.
“Dalındayken kendini ağacın sahibi sanır. Rüzgârın hiç dinmeyeceğini, mevsimlerin hiç değişmeyeceğini zanneder. Oysa toprağa düşeceğini unuttuğu her gün, aslında yaşamayı da unutur. Ölümü hatırlayan insanın ömrü uzamaz; ama hayatı derinleşir.”
Belki de bütün mesele tam da budur.
İnsan, ölümden kaçtığını sanırken aslında hayattan kaçıyor…
İnsan, ölümden kaçtığını sanırken aslında hayattan kaçıyor.
Modern çağın en büyük yanılsaması belki de budur. Ölümü konuşmuyoruz, düşünmüyoruz, hatırlamak istemiyoruz. Hastanelerin duvarlarına, mezarlıkların sessizliğine, yaşlılığın kırışıklıklarına ve takvim yapraklarının arasına saklıyoruz onu. Sanki adını anmazsak hiç gelmeyecekmiş gibi…
Oysa ölüm, hayatın karşıtı değildir; hayatın en dürüst öğretmenidir.
İnsanın ölümle kurduğu ilişki, aslında hayatla kurduğu ilişkinin aynasıdır. Ölümü inkâr edenler, çoğu zaman yaşamı da tüketir. Çünkü sonsuz yaşayacağını zanneden insan, bugünü hoyratça harcar; sevdiklerini ihmal eder, dostluklarını erteler, vicdanını susturur ve “bir gün” diyerek ömrünü geleceğe rehin verir.
Ne gariptir ki ölüm bize hayatı değil, hayat bize ölümü unutturuyor.
Her sabah aynı telaş… Daha çok kazanmak, daha büyük evler, daha gösterişli arabalar, daha fazla makam, daha fazla alkış… Fakat bütün bu koşuşturmanın sonunda mezar taşlarına yazılanlar aynı birkaç cümledir. Hiç kimsenin mezarına banka hesabı, makamı ya da takipçi sayısı kazınmaz. Geriye yalnızca nasıl bir insan olduğumuz kalır.
Belki de bu yüzden gerçek dostluklar bu kadar kıymetlidir.
Dostluk; birlikte gülmekten çok, birlikte susabilmektir. Menfaatin bittiği yerde hâlâ omzunu uzatabilmektir. Başarılı olduğunda alkışlayan değil, düştüğünde elinden tutandır dost. Günümüzde ise ilişkilerin önemli bir kısmı çıkar üzerine kuruluyor. İnsanlar birbirlerinin kalbine değil, birbirlerine sağlayacakları faydaya bakıyor. Böyle olunca dostluklar da mevsimlik oluyor; çıkar bitince insanlar da birbirinden uzaklaşıyor.
Oysa ölüm, bütün maskeleri düşürüyor.
Bir cenazede herkes eşitleniyor. Zenginle fakir, güçlüyle güçsüz, ünlüyle sıradan insan aynı sessizliğin içinde buluşuyor. İşte o an insan, yıllarca peşinden koştuğu şeylerin ne kadar küçük olduğunu fark ediyor. Keşke bu fark ediş, tabutun başında değil de hayatın içinde gerçekleşebilse…
Belki de asıl mesele, ölümden korkmak değildir. Asıl mesele, yaşamadan ölmektir.
Bugün kaç kişiye içtenlikle “iyi ki varsın” diyebiliyoruz? Kaç kırgınlığı gururumuz yüzünden büyütüyoruz? Kaç özrü geciktiriyoruz? Kaç sevgiyi söylemeye utanıyoruz? Oysa ölümün takvimi yok. Hepimiz, bir gün yarım kalmış cümlelerimizi arkamızda bırakacağız.
İnsan, ölümlü olduğunu hatırladığında daha merhametli olur. Daha adil olur. Daha az kibirli, daha çok anlayışlı olur. Çünkü bilir ki ne öfkesi sonsuza kadar sürecektir ne de gücü. Geçici olanın kavgasını etmek yerine, kalıcı olanın izini bırakmaya çalışır.
Hayatın değeri uzun olmasında değil, derin olmasındadır.
Belki de her sabah kendimize şu soruyu sormalıyız:
“Eğer bugün son günüm olsaydı, yine aynı öfkeyi taşır mıydım? Aynı hırsın peşinden koşar mıydım? Aynı insanları kırar mıydım?”
Bu soruların cevabı, bize nasıl öleceğimizi değil; nasıl yaşamamız gerektiğini gösterecektir.
Çünkü ölüm, yaşamın son cümlesidir. O cümleyi değiştiremeyiz. Ama o cümleye kadar yazacağımız hikâye hâlâ bizim elimizdedir.
Bu makale 6.7.2026 16:31:22 tarihinde eklenmiş ve toplam
kere okunmuştur.

2026© Bu sitenin tüm hakları saklıdır.