Okullar açıldı.
Ama aslında sadece okullar açılmadı.
Evlerde yeni bir dönem başladı.
Anne sabah çocuğunu kaldırdı.
Baba servisin saatine baktı.
Çocuk belki heyecanlandı, belki korktu, belki de “Yine mi okul?” dedi.
Bir başka evde anaokuluna başlayacak çocuk ağladı.
Bir başka evde ilkokula başlayacak çocuk annesinin elini bırakmadı.
Ortaokul öğrencisi arkadaşlarını düşündü.
Lise öğrencisi sınavı düşündü.
Üniversite öğrencisi ise geleceğini…
Biz bazen okullar açılınca sadece çocuğun okula gittiğini düşünüyoruz.
Hayır.
Aslında bütün aile okula başlıyor.
Çünkü çocuk okula giderken annesinin kaygısını da götürüyor.
Babasının beklentisini de götürüyor.
Evde duyduğu cümleleri de götürüyor.
“Başarılı ol.”
“Arkadaşlarından geri kalma.”
“Derslerine iyi çalış.”
“Bu yıl sınav yılı.”
“Telefonu bırak.”
“Bak, falancanın çocuğu…”
Bazen bir çocuğun çantasına kitaplardan daha ağır şeyler koyuyoruz.
Beklentilerimizi.
Sonra da çocuğa “Neden bu kadar yoruldun?” diye soruyoruz.
Ben yıllardır eğitim kurumlarının içerisinde çocukları ve aileleri gözlemliyorum.
Bana göre bugün eğitimde konuşmamız gereken en önemli konu sadece müfredat değil.
Aile psikolojisi.
Çünkü çocuğun başarısını sadece çocuk belirlemiyor.
Evdeki atmosfer de belirliyor.
Anne mutsuzsa çocuk bunu hissediyor.
Baba sürekli kaygılıysa çocuk bunu görüyor.
Evde ekonomik sıkıntı varsa çocuk bunu anlamasa bile hissediyor.
Anne baba sürekli kavga ediyorsa çocuk odasına kapanıyor.
Ve biz bazen o çocuğa dönüp:
“Niye ders çalışmıyorsun?” diyoruz.
Belki de çocuk ders çalışmıyor değil.
Belki çocuğun zihni başka bir şeyle meşgul.
Evde huzur yoksa çocuğun zihninde matematik problemi nasıl çözülsün?
Anaokuluna giden çocuğu düşünün.
Daha hayatın başında.
Annesinden ayrılmak istemiyor.
Çünkü onun dünyasında anne güven demek.
Sonra ilkokul geliyor.
Çocuk artık okumayı, yazmayı, kuralları öğreniyor.
Ama aslında başka bir şey daha öğreniyor:
“Ben yapabiliyor muyum?”
İşte burada öğretmenin bir sözü, annenin bir bakışı, babanın bir tepkisi çocuğun kendisiyle ilgili düşüncesini değiştirebilir.
“Sen yapamazsın.”
“Sen zaten dikkatsizsin.”
“Sen matematik bilmiyorsun.”
“Senin kardeşin senden daha başarılı.”
Bunlar bize göre birer cümle.
Çocuğa göre ise bazen yıllarca taşıyacağı bir kimlik.
Sonra ortaokul geliyor.
Çocuk artık sadece ders düşünmüyor.
Arkadaşlarını düşünüyor.
Kendisini düşünüyor.
Dış görünüşünü düşünüyor.
Beğenilip beğenilmediğini düşünüyor.
Telefonunu düşünüyor.
Sosyal medyayı düşünüyor.
Ve en önemlisi:
“Ben kimim?” diye sormaya başlıyor.
Lise döneminde soru daha da büyüyor:
“Ben ne olacağım?”
Üniversiteye geldiğinde ise:
“Ben nasıl yaşayacağım?”
İşte burada ailelerin yaptığı en büyük hatalardan biri ortaya çıkıyor.
Çocuğun geleceğini onun yerine planlamak.
“Doktor ol.”
“Mühendis ol.”
“Hukuk oku.”
“Öğretmen ol.”
“Şunu seç, bunu seç.”
Peki çocuk ne istiyor?
Bazen hiç sormuyoruz.
Çünkü biz onun geleceğini düşünürken, onun bugününü kaçırıyoruz.
Bir çocuğun geleceğini kurmak istiyorsak önce bugün kendisini değerli hissetmesini sağlamalıyız.
Çünkü özgüveni olmayan bir çocuğa dünyanın en iyi okulunu da verseniz, en pahalı kursuna da gönderseniz, en iyi öğretmeni de bulsanız bir yerde duvara çarpar.
Çocuğun önce kendisine inanması gerekir.
Ama burada da başka bir yanlış yapıyoruz.
Özgüven ile şımartmayı birbirine karıştırıyoruz.
Çocuğa her istediğini vermek özgüven değildir.
Her yaptığına “aferin” demek özgüven değildir.
Başarısız olduğunda başarısızlığını gizlemek de özgüven değildir.
Gerçek özgüven şudur:
“Başaramadım ama yeniden deneyebilirim.”
İşte bunu öğretebilirsek çocuğa hayat boyu kullanacağı bir güç vermiş oluruz.
Bugün geleceğin Türkiye’sini konuşuyoruz.
Büyük projelerden söz ediyoruz.
Teknolojiden, yapay zekâdan, üniversitelerden, ekonomik kalkınmadan söz ediyoruz.
Hepsi önemli.
Ama benim gözümde geleceğin Türkiye’si önce evlerin içerisinde kurulacak.
Bir annenin çocuğuna nasıl baktığında…
Bir babanın çocuğuyla nasıl konuştuğunda…
Bir öğretmenin öğrencisine nasıl davrandığında…
Bir çocuğun hata yaptığında ne hissettiğinde…
Geleceğin Türkiye’si işte burada başlayacak.
Çünkü yarının doktoru bugün anaokulunda.
Yarının öğretmeni bugün ilkokulda.
Yarının mühendisi bugün ortaokulda.
Yarının yöneticisi bugün lisede.
Ve yarının Türkiye’sini yönetecek gençler bugün üniversite sıralarında.
Biz onlara sadece bilgi vermeyeceğiz.
Karakter vereceğiz.
Sorumluluk vereceğiz.
Empati öğreteceğiz.
Sabretmeyi öğreteceğiz.
Kaybettiğinde yeniden ayağa kalkmayı öğreteceğiz.
İnsan sevmeyi öğreteceğiz.
Çünkü geleceğin Türkiye’sini sadece çok bilen insanlar değil, insanı anlayabilen insanlar kuracak.
Ben anne babalara şunu söylemek istiyorum:
Çocuğunuz eve geldiğinde ilk sorunuz “Kaç aldın?” olmasın.
Bazen sadece:
“Bugün nasılsın?”
deyin.
Bazen hiçbir şey sormayın.
Yanına oturun.
Çayınızı için.
Onu dinleyin.
Çünkü çocuk büyüyor.
Ve biz farkına varmadan çocukluk bitiyor.
Bir gün o küçük çocuk üniversiteye gidecek.
Bir gün evden ayrılacak.
Bir gün kendi hayatını kuracak.
O gün elinde ne kadar diploma olduğu kadar, içinde ne kadar güven taşıdığı da önemli olacak.
Ve belki yıllar sonra sizi hatırladığında,
“Babam benimle hep ders konuşurdu.”
demesindense,
“Annem beni gerçekten dinlerdi.”
demesi çok daha değerlidir.
Çünkü çocuklarımızın hafızasında bizim verdiğimiz paralar değil, onlara hissettirdiğimiz duygular kalacak.
Bugün okul başladı.
Ben bu yeni dönemde bütün anne babalara, öğretmenlere ve öğrencilerimize bir şey söylemek istiyorum:
Çocuğu sadece başarılı olmaya değil, iyi olmaya da hazırlayalım.
Çünkü sınav kazanılır.
Üniversite bitirilir.
Meslek sahibi olunur.
Para kazanılır.
Ama insan olmak…
O bambaşka bir eğitimdir.
Ve o eğitimin ilk okulu hâlâ aynıdır:
Aile.
Geleceğin Türkiye’sini de önce orada kuracağız.
Okulda değil sadece.
Evde.
Çocuğun kalbinde.
Ve birbirimize söylediğimiz küçücük cümlelerde.
Çünkü bazen bir çocuğun hayatını değiştirmek için büyük bir projeye değil,
doğru zamanda söylenmiş tek bir güzel cümleye ihtiyaç vardır.
Bu makale 21.9.2026 19:02:30 tarihinde eklenmiş ve toplam
kere okunmuştur.

2026© Bu sitenin tüm hakları saklıdır.